Türkler ve Bilim
09 Nisan 2010, 20:22
Türkiye Cumhuriyeti aydınlanma dönemini yaşadı mı? Evet. Türkiye Kuruluşunun ilk on beş yılında batılı anlamda bir aydınlanma dönemi yaşadı. Yani Mustafa Kemal Atatürk döneminde. Sonra ne oldu? Olanlar belli. Batı Emperyalizmine teslim olduk. Ve bugünlere, Ilımlı İslam dayatmalarının hedefi olduk. Tam bağımsızlık, üniter devlet, laik toplumdan yana olmak neredeyse suç sayılır oldu.
Okuyan, hele tarih okuyan bir ulus olmaktan çıktık. Dünya’da kitaba harcanan ve yıllık kişi başına kaç dolar harcandığı hesap edilmiş. Buna göre İsveç’te kişi başına harcanan yıllık kitap masrafı 45 dolar. Japonya, Fransa, İsviçre gibi batılı ülkelerde bu miktar 30-Kırk dolar arasında. Amerika’daysa 19 dolar. Ya Türkiye’de sadece ve sadece 0.45 dolar.
Bir de tarihe bakalım, Türkler yüzler ve binlerce yıl önce bilim konusunda, okuyup yazma konusunda neler yapmışlar?
Biliriz, batılı devletler “Doğu’nun bilimsel gelişme için, hiçbir zaman uygun bir ortam oluşturmadığını” “aydınlanmanın yalnızca Avrupa’da yaşandığını ileri sürerler. Acaba öyle mi?
Yanıtını Fransız tarihçi Jean Poul Roux’dan alalım.
Roux diyor ki: “İslam uygarlığı bir merkezden doğmamıştır; merkezi devlette tüm yetkileri toplayan halifelerin başkenti bile, İslam uygarlığının doğum yeri olmamıştır. Doğu ve batı İran, Mezopotamya, Suriye. Mısır, Kuzey Afrika, yani Tunus’ta ve daha sonra İspanya’da, yaratıcılığın doruğa ulaştığı ve sürekli olarak birbirini etkileyen pek çok ocaktan doğmuştur. Orta Asya’nın önceliğini görmemek; ilk sırada yer alan, hatta belki de ilk sıralarda yer alanların öncüsü olan Orta Asya’ya haksızlık olacaktır. Doğru olan bu topraklara borçlu olduğumuz her şeyin,bir bütün halinde ele alınmasıdır.”
Tarihi izleyelim ve o yıllarda kim ne yapmış bilim adına bir bakalım.
O yıllarda öncelikle Bağdat Bilim ve Kültür merkezi olmanın ilk adımını atar. El-Memun 830 yılında “Bilgelik evi” (Beytülhikme) adında büyük bir kültür merkezi yaptırır. Türk, Yahudi, Nasturi, İranlı Hint Hırıstiyan bilim adamlarını toplar. Yabancı dillerden bilimsel eserler Arapça’ya çevrilir ve Hanbeliler’in karşı çıkmasına karşın vazgeçmez ve “Gökbilim, matematik ve tıbbın yardımıyla kurumunu geliştirir. Okullar, kütüphaneler, medreseler açar ve özgün eserler üretir. Bilim ve sanat, saraylardan çıkar toplumun her kesimine yayılır. Okumak, öğrenmek bir tutku haline dönüşür ve toplumda en değer verilen kişiler bilim ve sanat adamları olur. Bilimde deneyciliği bulan bunlardır. Olaylar ve olgular üzerindeki “Gözlem yeteneğini” en üst düzeye çıkaranlar da bunlardır. Bu bilim adamları sekizyüzyıl önce “Bilginin ilk koşulu kuşkudur” diye bilimsel gerçeği bilime kazandıranlar da bunlardır.
Aynı yıllarda Avrupa ne yapmaktadır? Kitaba karşı düşmanlık Avrupa’da geleneksel bir tutku halindedir. Örneğin ünlü bilgin Aristo’nun kitapları Kilise bodrumlarında kilit altında çürütülmekte, kitap yakmak sınırı olmayan Antik Grek ve Roma’dan Hitler’e kadar uzanan bir alışkanlıktır.
Buraya bir nokta koyup Türkiye’ye dönelim. 12 Mart 1971’de kitap yakmak yönetim erkini ele geçirenlerin başta gelen işleriydi. Yayınevlerinin kitapları kamyonlara yüklenip Seka’ya götürülüyordu. Benim de ikibin beşyüz kitabım bu dönemde yakılmıştı. 12 Eylül darbesinde bu daha da geliştirildi (!) bilindiği gibi.
Antik çağda; Mısırlılar papirüs’ü, İranlılar Tirşe’yi, (Havan derisi) Bergamalılar PARŞÖMEN’İ, Persler bambu örgüsünü kağıt olarak kullandılar. Çinliler M.S.2.yüzyılda kağıdı, bol ve ucuz olarak üretilen bir sanayi haline getirdiler. Çinliler dut ağacı elyafı, eski paçavralar kenevir artıklarından kağıt yaparken; Türkler, ipek elyafından elde ettikleri hamuru tokmaklayarak “Kakat” ve “Kakaç” adını verdikleri daha nitelikli kağıt üretmeyi başardılar. Kakaç sözcüğü,daha sonra “Kağıt” olarak Arapça ve Farsçaya yerleşti.
Konuyla ilgili kuşkusuz çok daha önemli bilgiler aktarmak olası ama yer sorunumuz var ve bir günlük yazı içinde vermek olanaksız. Dileyenler konuyla ilgili bilgileri değerli yazar dostum Metin Aydoğan’ın “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” kitabına başvurabilirler.
Peki, konuyla ilgili Hz. Muhammed ne diyordu? Onu da aktaralım.
Hz. Muhammed şunları söylüyordu:
“Kadın olsun, erkek olsun her Müslüman’a” bilgi edinmeye çalışmayı, adeta dini bir borç olarak göstermişti. “Beşikten mezara ilim arayınız;” “Kim ilim için çalışırsa ibadet etmiş olur”, “İlim edinmek oruç kadar, ilim öğrenmek namaz kadar değerlidir”.
Güngör TÜRKELİ
İletişim İçin: gungorturkeli@hotmail.com
Bu yazı 1257 defa okunmuştur.
|
SON OKUYUCU YORUMLARI
|